21 Ocak 2016 Perşembe

Cibinlik

                                                       
E ve H için

Anlatsam da sussam da aynı şey. Uyurken, gece. Sivriler, akrepler gelip de sokmasın bizi diye, cibinlik taktırmıştı yataklarımızın tavanına. Ablam ne durumda bilmiyorum ama aradan bunca yıl geçse de, tüm yatak başlarımda hâlâ cibinlik var. Ve odamda daima yılan resimleri, yılanlar, akrepler. Bunlar, görmekten hoşlandığım figürler. Düşünsenize duvarlarınızda onlardan olduğunu. Elimde olsa canlılarıyla iç içe yaşardım. Haşeratlardan korkmadım hiçbir zaman, aslında. Yani, korkmadığımı düşünüyorum. Öyle bir duygu hissetmesem bile korkmam ve korunmam gerektiğini de… Bilmiyorum.
Tenimi sokabilecek bu küçük kan emici, zehirli şeylere karşı savunmasızım. Tuhaf değil mi? Onlardan korkmam, kendimi korumam gerek. Cibinliklerimle ve yazları sürdüğüm losyonlarla koruyorum bedenimi. Hiç sokmadılar beni şimdiye dek. Ama ya sokarlarsa? Acı çekmekten hoşlanmam. Küçük düşürülmüşlük hissi uyandırır bende. Bu yüzden önlem almak doğru geliyor bana.

 Evli erkeklere ilgi duyuyorum. İkinci kadın olmak cazibeli bir durum. Daha baştan cezbelenmiş oluyorsunuz. Tercih edilmiş olmak, sevgililerimin geceleri birlikte uyuduğu kadınları değil beni arzuladıklarını bilmek muhteşem bir şey. Bunu, evli erkeklerle birlikte olmayı savunuyorum. Hem erkeklerin ilgisi saman alevidir, canlı kalmasını sağlamak için gizli, ahlâksız, pis şeyler yaşamaya isteklidirler. Anneleri gibi güven duydukları kadınlardan, eşlerinden, bir zaman sonra haz almadıklarını, benim gibi, onları istek ve şehvetle sarmalayan kadınları arzuladıklarını düşünüyorum. Düşünmüyorum. Böyle yaşıyorum.

Evet, iki kardeşiz. Bir ablam var. Uysal, tatlı dilli, okullarında başarılı, elini attığı her işte becerikli biri. Çocukluğumuz, o evlenene kadar aynı odada geçti. Bana karşı korumacıydı. Ne yaparsam yapayım anne ve babaya karşı beni savunurdu. Bir tek gece olduğunda tuhaflaşırdı. Geceler boyu korkar, uykusunda inlerdi. Cibinliği sıkı sıkı kapatılmış karşımdaki yatağında, o tülün belirsizleştirdiği gölgeler görürdüm. Onun korkuyor oluşu benim korkmamı engellerdi. İnleyen ablamı uyandırmak, abla kalk, onlar akrep değil, minik karıncalar demek isterdim. İçimden derdim. Onun da benim gibi, geceleri sıkı sıkı kapatılmış bu cibinliklerin altında aynı şeyi, karıncaların ısırıp ısırmadıklarını düşündüğünü sanırdım. Sabahlara dek inlerdi. Ben biraz daha büyüdüğümde bu gece kâbusları son buldu ablamın. Cibinliğini, yazları bile, bizim oralarda engereğin, akrebin bol olduğu bir yerde bile bir daha hiç kapatmadı. Odamızın kapısını geceleri kitlerdi. Üniversiteyi okumak için başka bir şehre gittiğinde de evden hiç kopmadı. Bana uzun uzun sorular sorar, iyi olup olmadığımı, o yokken neler yaptığımı anlatmamı isterdi. Sabretmemi, bir zaman sonra beni de yanına alacağını söylerdi. Tedirginliğinin sebebini hiçbir zaman pek anlamadım.  Sonra zaten evlendi. Çocukluk evimizde anlı şanlı bir düğün oldu. O gece, düğün bitip de odama gittiğimde, karanlıkta bir gövde gördüm. Ablamın çocukluk yatağındaki gölgeyi hatırladım. Cibinlikleri aralayarak yatağa serilen gölge, ablamın yastığına başını koymuş ağlıyordu. Ağlaya ağlaya sızdı kaldı. Ağlama, ablam gitti ama ben buradayım dedim. İçimden. Ben buradayım. Duymadı. Bir zaman sonra gölge, gözyaşlarını ablamın yastığına bırakarak odadan çıktı. Kalktım. Karanlıkta, sırı dökülmüş aynamıza ablamın adını fısıldadım. Gölgenin adını fısıldadım.
Ab-la. Ba-ba.
Sırı dökülmüş aynaya baktım.
Akrep hep oradaydı. 

(İlk kez Psikeart'ın Sır sayısında yayınlanmıştır.) 


Hiç yorum yok: