Kayıtlar

Ayhan Geçgin-Son Adım: Gövdenin Kökle Kavuşması…

Resim
Haydar Karataş’ın, Gece Kelebeği (Perperık-e Söe) (İletişim Yayınları, Mayıs 2010) adlı Dersim ’38 kırımını bir küçük kızın gözünden anlattığı eşsiz romanını okuduğumdan beri, ikinci kere Türkçe yazılmış bir roman karşısında içine düştüğüm duyguları tarifleme sıkıntısı yaşıyorum. Bu yazı, bir kitap tanıtma yazısı değil bu yüzden. Okurken ve okuma bitiminde hissettiklerimi tarif etme çabası. Öncelikle kendime. Sonra, yazıyı okuyan herkese…    34 yaşındaki Ali İhsan, Eskişehir’deki yarım kalmış üniversite öğrenciliğinden sonra ‘döndüğü’ Küçükçekmece’de, ‘babaevi’nde, 80 yaşlarındaki babaannesiyle yaşar. Annesi ve babası ölmüştür, ağabeyi yıllar önce gittiği Rusya’da ‘yeni ailesiyle’ yaşamaktadır. Arada bir, ‘kardeşlik icabı’ arar Ali İhsan’ı veya babaannesinin Doğu aksanıyla telaffuz ettiği üzere; Alisan’ı…  Kendi duygularıyla –benim gibi, senin gibi, onun gibi… - boğuşan, ‘ben böyleyim’lerden hemen sonra ‘ben neden böyleyim’leri sorgulayan Ali İhsan’ın içsesini, 2. Tek...

Erkan Yücel: Tiyatroda ne var ne yok?

Resim
Erkan Yücel'in adını ilk olarak tiyatro yapmaya başladığım yıllarda duydum, Tiyatro, ''şimdi ve burada'' gerçekleşen bir sanat olduğundan, kendisini sahnede izleme şansım olmadı. Kendimi mis kokan tozlu tiyatro sahnelerinde bulduğumda, Erkan Yücel çoktan o tozları yutmuş ve büyük bir tutkuyla bağlı olduğu sahnelerden çekip gitmişti. Adının geçtiği her ortamda, onun çok değerli bir sanatçı olduğunu ve her erken ölümde söylendiği gibi, yapacak çok şeyi varken gittiğini duyardım. Bunları duyardım ama bu önemin, değerin neden ileri geldiğini bilmezdim. Ta ki elime onun anısına hazırlanmış bir kitap geçene dek... Gün Zileli ve Şule Ayaz'ın yayına hazırladıkları, Yayın Kolektifi önerisiyle Kibele Yayınları'ndan çıkan ''Dünyanın Her Yeri Sahne / Erkan Yücel anısı'' adlı kitap, Erkan Yücel'e ait 1972-1994 yıllarını kapsayan “Belgeler, Mektuplar, Yazılar ve Fotoğraflar”  Erkan Yücel’in o yıllara ait güncesi gibi... Dönemin toplumsal koşullarında...

J.D Salinger; özgünlük mü özgürlük mü?

Resim
Salinger’ın Gönülçelen’ini çok eski bir basımından 10-15 sene önce okumuştum. Aralıklarla, Türkçe’ye çevrilmiş her kitabını okudum. Bu yaz okumadığım sonuncu kitabı Franny ve Zooey’i de okuyup bitirdim ve eşsiz anlatımına, tatlı uyumsuz karakterlerine, kendi ağbimle olan ilişkimi gördüğüm ağbi-kızkardeş durum-diyaloglarına bayıldığım Salinger defterini, hakkını asla unutmayarak sevdiğim bir köşeye koydum. Salinger gibi yazarların ‘büyüklüğü’ yaşadıkları toplumların ‘arka fonunu’ detaylarıyla resmederken, karakterlerinin de ‘birey’ olma yolunda çırpınmalarını iyi-kötü her yönüyle ortaya koyabilmeleridir, başka bir çok sebeple birlikte…   Özgünlük, bir yazar için oldukça sıkıntılı, zor ve bıçak sırtı bir durum. Kendine has bir tarzı tutturup kitlelerce kabul görmek başlı başına zorken, bu zorluğa  ’devamlılık’ gibi beklentiler de ekleniyor olmalı… Devamlılığın ise bir sonraki adımı, sanatçı için ‘kendini tekrarlama’ olabilir.    Salinger’ın dünyasına o k...

Cibinlik

E ve H için Anlatsam da sussam da aynı şey. Uyurken, gece. Sivriler, akrepler gelip de sokmasın bizi diye, cibinlik taktırmıştı yataklarımızın tavanına. Ablam ne durumda bilmiyorum ama aradan bunca yıl geçse de, tüm yatak başlarımda hâlâ cibinlik var. Ve odamda daima yılan resimleri, yılanlar, akrepler. Bunlar, görmekten hoşlandığım figürler. Düşünsenize duvarlarınızda onlardan olduğunu. Elimde olsa canlılarıyla iç içe yaşardım. Haşeratlardan korkmadım hiçbir zaman, aslında. Yani, korkmadığımı düşünüyorum. Öyle bir duygu hissetmesem bile korkmam ve korunmam gerektiğini de… Bilmiyorum. Tenimi sokabilecek bu küçük kan emici, zehirli şeylere karşı savunmasızım. Tuhaf değil mi? Onlardan korkmam, kendimi korumam gerek. Cibinliklerimle ve yazları sürdüğüm losyonlarla koruyorum bedenimi. Hiç sokmadılar beni şimdiye dek. Ama ya sokarlarsa? Acı çekmekten hoşlanmam. Küçük düşürülmüşlük hissi uyandırır bende. Bu yüzden önlem almak doğru geliyor bana. Evli erkeklere ilgi duyuyorum. İkinci kad...

Artaud'nun Serkisof'u

Resim
Şimdi ve burada’yız. İç içe geçmiş nefessizliğimizde. Onunla ben, her zaman olduğu gibi.  Özgür ve sonsuzca.  İkimiziz. Yalnızız. Ben onun ritmi, o benim bedenim.  Şair arkadaşı beni ona hediye edene dek varlığımın nasıl değişeceğini bilmiyordum. ''Senin bir saate ihtiyacın var'' diyerek kadife bir kutu içinde beni takdim etmişti. Heyecandan kendimi kontrol duygumu yitirmiş, akrebi ve yelkovanı fır fır döndürmüştüm. Kimin yüreğinin biraz aşağısında olan cebine girecektim? Talih değişene veya onun bana isteği son bulana dek, kimin ritmi olacaktım?  Antonin, hediye aldığı için memnun, benimle ne yapacağını bilmediği için mutsuz olmuştu. Zaten genelde mutsuzdur.  Arkadaşı, beni eline almış ve ona beni nasıl kuracağını göstermiş, kurmazsa zamanı gösteremeyeceğimi tembihleyerek beni Antonin’in çaresiz avuçlarına bırakmıştı. Antonin, tüm gün beni avucunda tutarak sıkıntıyla uzun uzun incelemiş arada bir kurmuştu da. Ertesi gün iç cebine koydu beni ve bir daha d...

Kırmızı Albüm

Kırmızı Albüm eskimemeye yeminli tüm fotoları yaşlandırır Küçük bir kız, objektife gülümsüyordur oysa... Nasıl uzak bir olasılıksa, şimdi sana şiir yazmak işte öyle acıyor sözcükler. Sözcükler kan kusturur/yas tutturur. Yaşanmayan tablonun oyuncusu olursun. Piyanoya düşürülen gözyaşı küçük kızın ellerine tutunur Uzak-kızıl bir akşamda uçurum kuşları havalanır Kaç yüzyıl daha eskiyim senden kaç yüzyıl daha çocuk Yorgunum. Yenilgiyi yendim'in başka bir şeklini söyledim işte. Ah talihsiz yazgılar, filmi başa almak gerek. Unutuş'a meyilli hatırlamalar kalp atışını seyrekleştirir. Dingin yüreklim; çalıntı heyecanlar mitolojik çocukluğuma uzanıyor büyülü ellerim yüreğine değdi mi?
Resim