Kayıtlar

J.Dietrich'in Öyküsü

Resim
Tozumu almak, Zarife’nin aklına gelmiyor. Köşke yerleştiğimde sanmıştım ki, ince ve narin parmaklı bir madam açacak kapağımı ve usulca dokunacak tuşlarıma… Akşamları verilen davetlerde sırayla birer-ikişer oturup koltuğa en neşelisinden hüzünlüsüne şarkılar çalacağız. Onlar mı beni çalıyor ben mi onlara başımdan geçenleri anlatıyorum belirsizleşecek, çıkan seslere her birimizin hikâyesi iç içe geçip büyüyecek, herkes kendi hikâyesine sevdalı olsa da bir diğerininkini de dinleyip, onun nefesini de içine çekecek. Verilen nefes, hepimizin sesi, şarkısı olacak. Böyledir ya sanatsal buluşmalar. Olmadı. Benim nefesimi Zarife hiç duymadı, kapağımı bir kere bile açmadı.
Yine de kırgın değilim ona. Yemek yaparken bazı yanık sesiyle türküler söyler. Daha önce hiç duymadığım bir dilde. Memleketinden uzakta olanların sadece kendileriyle aynı duyguyu yaşayanların bileceği türden türküler. Pek anlamıyorum ne dediğini yine de çok hoşuma gidiyor Zarife’nin sesi.
Puslu bir Paris sabahı beni yapan usta…

Stara Hanım: Bir kadın, bir beden, dört yaşam…

Resim
Bir kadın bedeninde çok kimlikli nefes barındığını en iyi kadınlar hisseder. Ruh hali çeşitli iç ve dış saiklerle donanmış varlığın adıdır kadın. Bugün yaşanan nice dehşet dolu kıyıma inat, kardelen gibi, berfin gibi narin ve inatçı varlığıyla yaşamda var olan, Ay’ın büyüyüp küçülmesiyle duygu durumu ilintili bir gizemli varlık…
Yıllar önce tiyatro öğrencisiyken derste izleyerek etkilendiğim bir kadın hikâyesidir, Nikolai Leskov’un Mtsensk Kasabası’nın Lady Macbeth’i. Yaşadıkları, karakterleri bambaşka da olsa Katerina’ya Türkçe edebiyattan bir kız kardeş geldi. İlgilisinin merakla beklediği bir yazar, yazarlıkta 50. yılını dolduran Gün Zileli’nin son romanı Çanlar’ın baş karakteri Stara… Shostakovich’in operasını da yazdığı Leskov’un Lady Macbeth’ine Çanlar’ın Stara’sının nesi benziyor diyenlereyse ipucu vermekle yetineceğim. Her ne kadar iki apayrı hikâyeyse de söz konusu olan, hiç değişmeyen bir şey var. Aşk ümitsizliğinin içinde çıkış yolu olmadığını anlayan aşık kadınlar… Kendi …

Boncuk Kaptan ile Kalender

Resim
Üstüme vuran tuzlu sudan dalgaların getirdiği sesleri duydum ömrüm boyunca. Burgaz-Kınalı arasındaki çukurda çok sallarım, her gün benimle yol gidenler uykularında olsalar bile bu sallanmaktan anlarlar ki Kınalı’ya varmak üzereyiz. Boncuk Kaptan dümendeyse, o gün keyfim yerindedir. Onun olduğu günler, Kınalı İskelesi’nde fazladan üç dakika bekleriz. Her zamanki gibi Ender bey gecikmiş, yuvarlana yuvarlana Yarbaşındaki evinden iskeleye koşturuyordur. Boncuk Kaptan, Ender bey binmeden asla hareket etmez. El sallar Ender bey Kaptan’a. İstanbul’a devam ederiz. Mevsimlerden kışsa, yolcularımın sayısı azalır. Yine de hiç boş bırakmazlar beni. Onlardan Arapça konuşmayı öğrendim, Rumca şarkı söylemeyi. İngilizceyi konuşacak kadar olmasa da anlıyorum. Her sabah kim bindi kim eksik, lüks mevkide kim var, alt katta kim… Hepsini bilirim.  Şimdi saat 07.39… Az sonra Kınalıada’ya yanaşacağız. Boncuk Kaptan dümendeyse usulca süzüleceğim iskeleye. Süslü Bahri dümendeyse uğraştıracağım onu. Kıçımı her …

Konferans

Resim
İndiği taksinin kapısını çarparak fakülte merdivenlerini hızla çıktı. Koridorda koşturarak konferans salonundan içeri girdi ve hemen girişteki seyirci koltuklarından birine kendini bıraktı. Koşturmacadan ve gecikmenin verdiği telaştan terlemiş, nefes nefese kalmıştı. Oldukça büyük bu konferans salonuna daha önce de işi gereği gelmiş, eğitim seminerlerine katılmıştı. Bugünkü konferans konusu işyerlerindeki mobbing üzerineydi. Nazlı, zamanla bulunduğu ortama alıştı ve konuşmacının sunumuna dikkatini verebildi.  
"İşyerinde psikolojik taciz anlamına gelen mobbing, kişilik bozukluğunun bir sonucu olabileceği gibi; kapitalist üretim ilişkilerinin sonucu olan güvencesizliğin de bir diğer yüzüdür.’’ Konuşmayı yapan kısa boylu, sarışın kadın kendinden emin bir halde saçlarını savurdu, konuşma kürsüsünde bulunan bardaktan su içti ve ekrandaki slaytı değiştirdi. ‘’Mobbingin nedenlerine baktığımızda, genellikle bireysel başarısızlığın örtbas edilmesi amacıyla yapıldığını görüyoruz. Yani mobb…

Zilli, Osman, Çaça

O bilge kıza, Pıncır’a…

Altı dönümlük bahçenin içinde her çeşit ağaç vardı. Zeytin, elma, ayva, şeftali, kiraz, armut ayrı bir bölümde üzüm bağları, bostan, frambuaz, kudret narı… Süs bitkileri, dev kaktüsler, lavanta, begonvil, akasya ve hanımeli… Eve daha yakın bir bölmedeyse büyükçe bir kümeste hindiler, tavuklar, ördekler ve kazlar barınıyordu. Dört katlı, geniş, sulama havuzu dışında ayrıca elli metrelik yüzme havuzu bulunan bu evde, yaşlı sayılmak için genç, genç sayılmak için yaşlı sayabileceğimiz bir çift yaşıyordu. Evin arka tarafındaki bir göz müştemilattaki evin işlerine bakan diğer çift, ev sahibi beyin küfürlü konuşmalarına daha fazla dayanamayarak bir sabah erkenden barındıkları yeri terk etmişti. Ev sahibi Nahit, yatak odasından aşağı inip de henüz kahvaltı sofrasının hazırlanmadığını gördüğünde bir terslik olduğunu sezer gibi olmuşsa da bu sezgisini göz ardı etmiş ve her zamanki o korkunç bağırtısıyla ‘‘Mustafa! Mustafaaa!’’ diye bağırmıştı. En nihayetinde müştemilatın…

Sokak Kuşları

Evden dışarı hiç çıkmıyorum. Çıkamıyorum. Tam olarak korkuyorum diye değil, ihtiyaç duymuyorum. Bakkal tüm siparişlerimi gönderiyor. Ödemeleri de internetten yapıyorum. Çeviri işi için de zaten evde bilgisayarınızın olması yeterli. Dolayısıyla yaklaşık iki yıldır evden çıkmıyorum. Arkadaşlarım çok uğraştı, gereksiz bir uğraştı bence, dışarı çıkalım, alışverişe gidelim, bara gidip içelim, dansa gidelim, yeni film gelmiş sinemaya gidelim… Bu numaraların hiçbirini yutmadım. En son, köpeğim Alf’i aldılar benden. Yürümüyor bu hayvan, onu da öldüreceksin diyerek. Ve hepsini def ettim başımdan. Şimdi rahatım. Artık aramıyorlar. Çünkü bir tek anneler sonuna dek bırakmaz mücadeleyi. Sokağa gel diyen herkesten uzaklaşıyorum. Anlamıyorlar. Sokak, sonsuz bir tehlike demek benim için. Artık hiç sevmiyorum sokağı. Sevmem, sokağa çıkmam için bir nedenim de yok. O parkta yüzünde maske, günler geceler boyu neşeyle sabahlayanlardan biri de bendim oysa. Kabul ediyorum, o günler bittikten sonra şimdi bir…

Ayhan Geçgin Romanında Kent, Zaman, Birey/ Gün Zileli- Ceren Cevahir Gündoğan

Ayhan Geçgin romanı bir kent ve birey romanıdır. Onun romanlarında kent, moloz yığınlarıyla, çöplerle ve yığıntılarla sürüklenen başıboş bir sel akıntısıdır. Önüne geleni kendine katar ve akar. Nereye aktığı belli değildir, bir amacı yoktur. Delice çalkanır. Sonra durulur ve bataklığa dönüşür. Dışlanmışları kendine katar, onları örter, gizler. Geceyle gündüzün birleştiği noktalarda içinden kusup atar ve yeniden hareketlenir her şey. Bir taslak, bir tamamlanmamışlıktır, kalabalığı yalnızlıktır. Bireyler tek başına moleküller gibi birbirine düğümlenen sokaklarda sürüklenip durur. Kentin öyküsüyle bireyin öyküsü lağımsı bir akıntıda birleşir böylece.

Hayalet Sokaklar

Okur romanın içindedir artık. Binalar arasından bir siluet belirir. Yüzünü görmek mümkün değil bu uzaklıktan ama algılamak mümkün. Üç roman boyunca onunla birlikte yürüyeceğiz bozulmuş, çarpık, çıkışsız sokaklarda.
“Daha çok bir insan artığına, çürümeye başlayan bir cesede benziyordu… kimi zaman yürümekte zorluk çekiyor, nefe…