21 Nisan 2016 Perşembe

Artaud'nun Serkisof'u

Şimdi ve burada’yız. İç içe geçmiş nefessizliğimizde. Onunla ben, her zaman olduğu gibi.  Özgür ve sonsuzca.  İkimiziz. Yalnızız. Ben onun ritmi, o benim bedenim. 
Şair arkadaşı beni ona hediye edene dek varlığımın nasıl değişeceğini bilmiyordum. ''Senin bir saate ihtiyacın var'' diyerek kadife bir kutu içinde beni takdim etmişti. Heyecandan kendimi kontrol duygumu yitirmiş, akrebi ve yelkovanı fır fır döndürmüştüm. Kimin yüreğinin biraz aşağısında olan cebine girecektim? Talih değişene veya onun bana isteği son bulana dek, kimin ritmi olacaktım?  Antonin, hediye aldığı için memnun, benimle ne yapacağını bilmediği için mutsuz olmuştu. Zaten genelde mutsuzdur. 
Arkadaşı, beni eline almış ve ona beni nasıl kuracağını göstermiş, kurmazsa zamanı gösteremeyeceğimi tembihleyerek beni Antonin’in çaresiz avuçlarına bırakmıştı. Antonin, tüm gün beni avucunda tutarak sıkıntıyla uzun uzun incelemiş arada bir kurmuştu da. Ertesi gün iç cebine koydu beni ve bir daha da hiç kurmadı. Zaman kaydı bizim için. Varlığımın özgürleştiği, sınırsız bir rahatlığın içine düştüğüm ilk gündür. Doğru zamanda kurmadı beni. Hiçbir zaman doğru zamanı göstermedim. Antonin’le ben sadece kendi zamanımızı yaşadık. Akrepsiz, yelkovansız… 
Onunla yaşantım özgürlük dolu. Çünkü doğru zaman diye bir şey yok. Ben bile biliyorum bunu. Tanrının olmadığını en iyi din adamlarının bilmesi gibi. İnsanlar zaman dendiğinde beni anıyor, bana bakıyor, benim üzerimden randevulaşıyorlar. Hiç kimse bilmiyor mu ben de zamanın efendisi değil, onun naçiz bir kuluyum? Onların yaşamını düzene koymak için tüm sorumluluğu bana vermeleri güldürüyor beni. Doğru kurulmuş da olsam, tik-tak ve harıl harıl dörtnala koşan zamanı hatırlatmak için zamanla da yarışsam, beni de öğütüyor. Beni de öğütüyor. Su alırsam, kurulmazsam, yere düşüp atlılar üstümden geçerse ben de ölürüm. İnsanlar tuhaf: Yaşamla zamanı birbirine karıştırıyorlar. 
Bunun ayrımını bilen bir tek Antonin. Benim arkadaşım.  Onunla kliniğe yattığımız bir dönem şimdi anlattığım her şeyi bana o öğretti. Sohbet ederdik, severdi beni ama bazı günler fırlatıp atardı da. Hepsi senin suçun derdi. Üstüme basar, ezip yok etmeye çalışırdı. Zincirimle bileklerini kesmeye çalıştı birkaç kere, bileklerine doladığı zincirimi sıktıkça ben gevşetirdim. Sakinleşirdi bir süre sonra. Beni yerden alır, kapağımı açarak hareketsiz duran akrebe ve yelkovana uzun uzun bakardı. Avucunda ben, yatağında oturarak uyuya kalırdı. 
Resim de yapardı o zamanlar. Çalışırken ikide bir kapağımı açıp bakardı. Hiçbir zaman çalışmazdım. Yine de bakardı. Neydi hatırlamak istediği acaba, hiç sormadım: Hapsolmuşluğumuz mu? ''Bizim seninle ritmimiz önemli olan'' derdi. ''İçgüdülerimiz doğrudur, saatin kaç olduğu değil. Yaşam, çok boyutlu bir yer ve senin özgürlüğün, eriyip gitmemen benim için önemli.'' Mutlu olurdum. Nereye gitse iç cebinde hiç çalışmayan halimle ben, onunla giderdim. Tıpkı şimdi, burada onunla sonsuzca bir uykuda olduğum gibi. Ressam bir arkadaşı, onun benimle ilişkisinden esinlenerek bir tablo bile yapmıştı. Alay ederdi Antonin onunla. ‘Belleğin Azmi’ imiş tablonun ismi ve çok paralar kazandırmış ressama. 
Arkadaşım Antonin, özgürlüğüm. Yazgım. Tiyatro provalarına gittiğimizde, sahne kenarındaki masaya bırakırdı beni. Prova sırasında sahneyi kesip, masanın yakınında kim varsa ona ''saat kaç?'' derdi. Oyuncular masadan beni alır, ''5.17'' derdi. Sahneye devam eder, provayı bir kere bir kere daha alırdı. Ve tekrar sorardı Antonin, masanın yakınındaki herhangi birine; ‘’saat kaç?’’ Cevap verirdi biri; ''5.17''… O zaman konuşurdu Antonin, mavi derin gözleri, keskin ve içe boğuk sesiyle:
''Zaman insan dimağının hizmetine giremeyecek kadar boyutlu. Hiçbir yere gittiği yok, sonsuzca ve derinlemesine bir sarmalın içindeyiz. Sarmalda kalırsak özgürüz, onu kaplamak istersek tutsaklaşırız. Varlık eriyip yitemez, hapsetmemeli.'' Böyle söylerdi. Onun acılarının cümleleriydi bunlar. Ben bilirdim.  Zamanı aşılacak bir şey olarak görmedi hiç. Uzamdan, boyuttan bahsedip dururdu. 
Antonin yatağında oturmuş, elinde ayakkabısının teki uyuklarken ben de iç cebindeydim. O gece kavga etmiştik, bıçakla içimi kurcalamaya çalışmış, başaramayınca beni iç cebine atıp defterine şunları yazmıştı: 
yıkılmış bir ev gibi zaman
çöküntüsünün içinde oturuyor
herkes kendi yarasını dikmeyi öğrensin diyor
iğne ipliği elinde, yarasından dehşette 
kendim denen sarmala dolanıyor insan
Az sonra uyanacak, mezarlık bekçisinin adımları yaklaşınca.  Şimdi ve burada’yız. İç içe geçmiş sonsuz nefessizliğimizde. Birbirimize hatırlatacak çok şeyimiz var. Yitip gitmedik. Uyandırayım şunu, bekçi gelmek üzere. 
-Antonin, Antonin uyan! 
-Saat kaç? 
-5.17


İlk olarak Psikeart, Zaman sayısında yayınlanmıştır. 

11 Şubat 2016 Perşembe

Kırmızı Albüm

Kırmızı Albüm eskimemeye yeminli tüm fotoları yaşlandırır

Küçük bir kız, objektife gülümsüyordur oysa...

Nasıl uzak bir olasılıksa, şimdi sana şiir yazmak

işte öyle acıyor sözcükler.

Sözcükler kan kusturur/yas tutturur.

Yaşanmayan tablonun oyuncusu olursun.

Piyanoya düşürülen gözyaşı küçük kızın ellerine tutunur

Uzak-kızıl bir akşamda uçurum kuşları havalanır

Kaç yüzyıl daha eskiyim senden kaç yüzyıl daha çocuk

Yorgunum. Yenilgiyi yendim'in başka bir şeklini söyledim işte.

Ah talihsiz yazgılar, filmi başa almak gerek.

Unutuş'a meyilli hatırlamalar kalp atışını seyrekleştirir.

Dingin yüreklim;

çalıntı heyecanlar mitolojik çocukluğuma uzanıyor

büyülü ellerim yüreğine değdi mi?




28 Ocak 2016 Perşembe

J.D Salinger; Özgünlük mü Özgürlük mü?


Salinger’ın Gönülçelen’ini çok eski bir basımından 10-15 sene önce okumuştum. Aralıklarla, Türkçe’ye çevrilmiş her kitabını okudum. Bu yaz okumadığım sonuncu kitabı Franny ve Zooey’i de okuyup bitirdim ve eşsiz anlatımına, tatlı uyumsuz karakterlerine, kendi ağbimle olan ilişkimi gördüğüm ağbi-kızkardeş durum-diyaloglarına bayıldığım Salinger defterini, hakkını asla unutmayarak sevdiğim bir köşeye koydum.

  Salinger gibi yazarların ‘büyüklüğü’ yaşadıkları toplumların ‘arka fonunu’ detaylarıyla resmederken, karakterlerinin de ‘birey’ olma yolunda çırpınmalarını iyi-kötü her yönüyle ortaya koyabilmeleridir, başka bir çok sebeple birlikte…
  Özgünlük, bir yazar için oldukça sıkıntılı, zor ve bıçak sırtı bir durum. Kendine has bir tarzı tutturup kitlelerce kabul görmek başlıbaşına zorken, bu zorluğa  ’devamlılık’ gibi beklentiler de ekleniyor olmalı… Devamlılığın ise bir sonraki adımı, sanatçı için ‘kendini tekrarlama’ olabilir.   Salinger’ın dünyasına o kadar aşinayım ki, başka bir imzayla onun öykülerinden birini okusam ve benim daha önce okumadığım bir öyküsü olsa bu, ‘Salinger’a ne kadar benziyor’ derim.
Bu iddialı söylemim başıma iş açar mı bilmiyorum ama, ben Salinger’ın, 2010 yılındaki ölümüne dek 30 yıl boyunca hiç bir röportaj yapmayışının,  internette sıklıkla kullanıldığı üzere, ‘münzevi bir hayat sürmesinin’ nedeninin, diyecek sözünün kalmaması olarak görüyorum.  Daha doğrusu, kendi tarzı içerisinde diyecek yeni bir sözünün olmayışı olarak…. Bu noktada, kıvrak ve ne olduğunu bilen zekasının, kendisini ‘artık yazdıklarını paylaşmamaya’ ve bu anlamda da hiç bir röportaj vermemesine götürdüğünü düşünüyorum…
 Genç yaşta ölen yazarlar, müzisyenler, oyuncular için söylenen ‘yapacak çok şeyi vardı’ sözü, her zaman geçerli olmayabiliyor.
  Salinger’ın özgürlüğünü, (yani yaşarken, yazarlıktan çekilmesini) özgünlüğe(bir zaman sonra, yazar için tehlike çanlarının çalması anlamında kullanılan özgünlüğe)  tercih ettiği (yazmayı sürdürse belki de ”hep aynı şeyleri yazıp duruyor” diyecektik) ve aslında yazmayı, başkaları için yazmayı bırakması eyleminde görüyoruz.
Genç ölen sanatçılar da, belki de yaşasalar, kendi tarzlarını koruyarak özgün eserler ortaya koyacaklar ve madalyonun diğer tarafında da, giderek kendilerini tekrar edeceklerdi…
  Salinger özgür bir sanatçı ve bence iyi ki ‘münzevi’, iyi ki son otuz yılda hiç bir şey yazmadı-söylemedi. Veya bize iyi ki duyurmadı. Yaşam sürdükçe, insanlığa yetecek kadar çok Holden bıraktı.
Bir yazarın, ”kirlenmemek” için, genç ölmek dışındaki alternatifi Salinger’dır. Özgür kalarak, özgünlüğünü korumuş ve  naçizane spekülatif yorumum ‘münzeviliğine’ adanmıştır….

(ilk kez biletsiz.com'da yayınlanmıştır.)

21 Ocak 2016 Perşembe

Cibinlik

                                                       
E ve H için

Anlatsam da sussam da aynı şey. Uyurken, gece. Sivriler, akrepler gelip de sokmasın bizi diye, cibinlik taktırmıştı yataklarımızın tavanına. Ablam ne durumda bilmiyorum ama aradan bunca yıl geçse de, tüm yatak başlarımda hâlâ cibinlik var. Ve odamda daima yılan resimleri, yılanlar, akrepler. Bunlar, görmekten hoşlandığım figürler. Düşünsenize duvarlarınızda onlardan olduğunu. Elimde olsa canlılarıyla iç içe yaşardım. Haşeratlardan korkmadım hiçbir zaman, aslında. Yani, korkmadığımı düşünüyorum. Öyle bir duygu hissetmesem bile korkmam ve korunmam gerektiğini de… Bilmiyorum.
Tenimi sokabilecek bu küçük kan emici, zehirli şeylere karşı savunmasızım. Tuhaf değil mi? Onlardan korkmam, kendimi korumam gerek. Cibinliklerimle ve yazları sürdüğüm losyonlarla koruyorum bedenimi. Hiç sokmadılar beni şimdiye dek. Ama ya sokarlarsa? Acı çekmekten hoşlanmam. Küçük düşürülmüşlük hissi uyandırır bende. Bu yüzden önlem almak doğru geliyor bana.

 Evli erkeklere ilgi duyuyorum. İkinci kadın olmak cazibeli bir durum. Daha baştan cezbelenmiş oluyorsunuz. Tercih edilmiş olmak, sevgililerimin geceleri birlikte uyuduğu kadınları değil beni arzuladıklarını bilmek muhteşem bir şey. Bunu, evli erkeklerle birlikte olmayı savunuyorum. Hem erkeklerin ilgisi saman alevidir, canlı kalmasını sağlamak için gizli, ahlâksız, pis şeyler yaşamaya isteklidirler. Anneleri gibi güven duydukları kadınlardan, eşlerinden, bir zaman sonra haz almadıklarını, benim gibi, onları istek ve şehvetle sarmalayan kadınları arzuladıklarını düşünüyorum. Düşünmüyorum. Böyle yaşıyorum.

Evet, iki kardeşiz. Bir ablam var. Uysal, tatlı dilli, okullarında başarılı, elini attığı her işte becerikli biri. Çocukluğumuz, o evlenene kadar aynı odada geçti. Bana karşı korumacıydı. Ne yaparsam yapayım anne ve babaya karşı beni savunurdu. Bir tek gece olduğunda tuhaflaşırdı. Geceler boyu korkar, uykusunda inlerdi. Cibinliği sıkı sıkı kapatılmış karşımdaki yatağında, o tülün belirsizleştirdiği gölgeler görürdüm. Onun korkuyor oluşu benim korkmamı engellerdi. İnleyen ablamı uyandırmak, abla kalk, onlar akrep değil, minik karıncalar demek isterdim. İçimden derdim. Onun da benim gibi, geceleri sıkı sıkı kapatılmış bu cibinliklerin altında aynı şeyi, karıncaların ısırıp ısırmadıklarını düşündüğünü sanırdım. Sabahlara dek inlerdi. Ben biraz daha büyüdüğümde bu gece kâbusları son buldu ablamın. Cibinliğini, yazları bile, bizim oralarda engereğin, akrebin bol olduğu bir yerde bile bir daha hiç kapatmadı. Odamızın kapısını geceleri kitlerdi. Üniversiteyi okumak için başka bir şehre gittiğinde de evden hiç kopmadı. Bana uzun uzun sorular sorar, iyi olup olmadığımı, o yokken neler yaptığımı anlatmamı isterdi. Sabretmemi, bir zaman sonra beni de yanına alacağını söylerdi. Tedirginliğinin sebebini hiçbir zaman pek anlamadım.  Sonra zaten evlendi. Çocukluk evimizde anlı şanlı bir düğün oldu. O gece, düğün bitip de odama gittiğimde, karanlıkta bir gövde gördüm. Ablamın çocukluk yatağındaki gölgeyi hatırladım. Cibinlikleri aralayarak yatağa serilen gölge, ablamın yastığına başını koymuş ağlıyordu. Ağlaya ağlaya sızdı kaldı. Ağlama, ablam gitti ama ben buradayım dedim. İçimden. Ben buradayım. Duymadı. Bir zaman sonra gölge, gözyaşlarını ablamın yastığına bırakarak odadan çıktı. Kalktım. Karanlıkta, sırı dökülmüş aynamıza ablamın adını fısıldadım. Gölgenin adını fısıldadım.
Ab-la. Ba-ba.
Sırı dökülmüş aynaya baktım.
Akrep hep oradaydı. 

(İlk kez Psikeart'ın Sır sayısında yayınlanmıştır.) 


26 Aralık 2015 Cumartesi


self

yıkılmış bir ev gibi zaman
çöküntüsünün içinde oturuyor
herkes kendi yarasını dikmeyi öğrensin diyor
iğne ipliği elinde, yarasından dehşette 
kendim denen sarmala dolanıyor insan

5 Ağustos 2015 Çarşamba

isli fener

Aynı yerdeyim. Kök salmamaya yazgılı bir kalbin esiriyim.
Denizcim, yorgun gemilerin kaptanı;
'yıldızsız kaldı gökyüzü' gittiğinden beri.